Davranışta Sorunların(psikolojik)değil… Doğru Tutumların (Sevgipolojik) Besmele-ilimi 8.bölüm

Neydi bu Kuantum teorisi?

Kuantum teorisini anlamak en sade ve pratik şekliyle çok kısaca tanımlamak, mümkün müdür? Derseniz, evet mümkündür deriz ve bu teoriyi olabildiğince sade kavramak, günlük yaşamda kullanır ve düşünür hale getirmek için kısa, öz ve en pratik haliyle şöyle sıralayabiliriz.

Temelde kuantum teorisi aynı anda hem dalga hem parçacık olmayı içinde barındırır. Bu onun en özgün ifade şeklidir.Dalga ve parçacık nedir diye sorulmasın onları da sizler okuyun arkadaşlar bu tip bilgiler çok zor bilgiler değil..

Fakat ölçmeye veya gözlemlemeye kalkarsanız ya dalgayı ya da parçacığı bulursunuz. İkisi aynı anda saptanamazlar!

Dalga ve parçacığı aynı anda net bir şekilde saptayamama durumu, Heisenberg’ denen adamın müslüman olmayan ama sade bir müslümandan daha çok düşünen bir insan olan ünlü belirsizlik İlkesinin özünü bulmasıyla daha iyi anlaşılmıştır.

Bu olgu, tıpkı koca bir kazan çorba içindeki şeyler gibi, hiçbir şeyin sabit ve tam ölçülemediği, belirsizliğin hayalet vari bir etki yarattığı, kolay kolay anlaşılamayacak olma olgusunu taşıyan bir yapıya sahiptir ve Newtoncu determinizmdeki her şeyin sabit, belirli ve ölçülebilir olma olgusunun yerine geçmiştir.

Bu durumda ya elektron parçacık konumundaysa onun kesin durumunu, ya da dalga konumundaysa momentumunu (hızını) ölçebiliriz. Kuantum teorisinde gerçeklikle ilgili her şey bir olasılıktır ve öyle kalmaya da mahkûmdur.

Örneğin, Dalgınlık anlarımızda birbirine bağlı birçok his ve bazen de görüntü oluşur,dalıp gideriz ya hani… Bunların ayırımına varamayız, öylesine geçerler. Gözümüz dalmıştır sanki. Bir düşünceye odaklandığımızda ise yalnızca o düşünce oluruz. Bir yandan düşünüp bir yandan dalmamız mümkün değildir. İşte düşünmeye başladığımız anda dalga hareketi çöküşe uğrar gibi.

Düşünmeyi ve dalgınlaşmayı aynı şey olarak kabul etsek bile bu tam olarak doğru değildir. Eğer düşünce akış ise dalgınlaşmak ise o akışta kontrolsüzlük biçiminde akıştır. İşte aynı şekilde Elektronların çoğu ve atom altı varlıklar ne tam anlamıyla parçacık, ne de dalgadırlar. Onlara daha muğlâk bir tanımla “dalga paketi” diyebiliriz.

 “Tamamlayıcılık Prensibi”nde, varlığın iki türlü tanımı da birbirini tamamlar ve “tek bir dalga paketinden” çıkmış olur. Temel varlığın şu ya da bu şekilde görülmesi koşulların tümüne bağlıdır. (Herhangi birinin o varlığa bakıyor olup olmadığı, ne zaman ve niçin baktığı gibi koşullar dalga veya parçacık şeklinde görünmeyi etkileyecektir.) yani gözlemlediğimiz(bilerek düşündüğümüz kastediyorum)her şeyi belirleyen bir tercih ve olasılığı etkileyen olduğumuzu anlamıştım.

Bu anlamışlığımı Sir W. Bragg, “Temel parçacıklar, pazartesi, çarşamba ve cumaları dalga, Salı, Perşembe ve cumartesileri parçacık gibi görünüyorlar” diyerek şaşkınlığımı zarif bir espriyle tanımlıyordu.Bu teori gerçekten de çok şaşırtıcı etkilere sahipti ve evreni bildiğimizi sandığımız evren olmaktan tamamen çıkarmaktaydı.

Hem dalga hem de parçacık aynı derecede varlığın temel unsuruydu; yani her biri maddenin beliriş yollarından biridir ve maddeyi birlikte oluşturuyordu.

Kuantum kuramı; hareketi, kesintiye uğramış bir dizi sıçrama diye tanımlarken bu onun fizikte yapmış olduğu en belirgin kavramsal değişikliği idi.

Max Planck,ise tüm enerjinin bir spektrum içinde akımlar halinde sürekli akmayıp, “kuanta” denilen paketler içinde ışınlar yaydığını bulduğunu ifade diyor, Niels Bohr ise elektronların, süreksiz kuantum sıçramaları şeklinde bir enerji durumundan diğerine atladıklarını gösteriyordu.

Film şeridindeki karelerin sunuluşundaki ardı ardına sıralanış, yukarıdaki ifadeyi andırmaktaydı. Atom altı parçacıklar belki daha doğal gelen bir sıralanış içindeki planı yok sayıp 2-3 sonraki kareye sıçrıyor olabilirlerdi.

 “Anlaşılmazlık” kuantum hareketinin en büyük sorunudur; daha büyük sorun ise bütün o kayıp olasılıkların nereye gittiğidir!

Doğanın türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin, kendini “gerçek şeyler” dünyasında sabitler? Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer durumdaydılar.

Bu yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlara “sanal geçişler” denilmişti. Her yeni şeye bir yeni etiket takıldıkça beynime inşa ettiğim anlam gökdeleni bir tülü bitmek bilmiyordu. Girmiştim bir kere içine çıkmak mümkün değildi. Neyse biz devam edelim.

Elektronun sonunda geçtiği kalıcı evine ise “gerçek geçiş” deniyordu.

 “Sanal geçişler” enerji tutmuyorlar ve bu yüzden de enerjiyi daha ileri gitmeden tersine çeviriyorlardı.

Çok dünya kavramı, her birinde bir versiyonumuzu bulabileceğimizi ve bu farklı versiyonların farklı olaylar zincirinin gelişmesini sağladığını öne sürdüler. “Hiçbir kayıp olasılık yoktur!” Bunun izlerini evrimin mucizevî ilerleyişinde görebiliyorduk. Az ömürlü iki mutasyon uzun ömürlü (asıl geçiş) bir melez oluşturabiliyorken biz insanlar büyük bir olasılıkla böyle iki “sanal türün” melez birleşmesinden oluşmuş olabilirdik…

Sanırım kafanız karıştı biraz olsun karışıklık iyidir. Ne kadar karışırsa o kadar iyidir tıpkı ayran içerken iyi karışmış olmasını dilediğimiz gibi kafamızın karışması da iyidir. Öz ve tuz iyi karışırsa tat olur damak tadı gelir insana. Bilginin daha önceki öğrendiklerimizin üzerinde akıtılması önceden edindiğimiz tüm şartlanmışlıklarımızı ve kirlerimizi temizleyeceğinin en kolay mecazi izahıdır. Devam edelim.

Eğer tüm potansiyel şeyler tüm yönlere doğru sonsuz olarak uzanıyorsa bunlar arasında bir ayrılık olabilir miydi? Bütün şeyler ve bütün anlar her noktada birbirleriyle temas halindelerken; tüm bu sistemin BİR’liği onu mükemmel kılmıştı. Parça bütünde ve bütün her bir parçadaydı. Zaman ve mesafeler anlam yitiriyorladı.

Kuantum şu ana kadarki en büyük kavramsal meydan okumaydı. Hem Dardincilere hemde Darvincilere karşı artık susun şom ağızlılar anlamına geliyordu.

Gözlemlenmemiş kuantum olayı, gözlemlenmiş olandan tamamıyla farklıdır.

Schrödinger’in Kedisi deneyi ile zihnimizin de bir labaratuar olduğunun ispatı yapılıyordu matematiksel bir hesaplamayla. Schrödinger’in Kedisinin hayali miyavları bizim zhin dünyamızda çınlayıp duruyordu sanki şöyleki: “Gözlenmeden önce dar iki yarıktan aynı anda gizemli bir biçimde geçmeyi başaran görünmeyen foton ışınları, biz gözlemlediğimizde ya birinden ya ötekinden geçmeyi seçerler ve biz kedi içerde ne yapıyor diye bakmaya ve gözleme kalkıştığımız anda kedinin azraili olabiliyorduk. Yani dinin anlattığı Nazar hadisesi Schrödinger’in Kedisi olayı ile aynı biçimde mi işliyordu yoksa.

Kısaca, sonsuz ve çok olasılıklı kuantum dalga fonksiyonu görüldüğü (ya da kaydedildiği) anda tek ve sabit bir gerçeklik olarak çözünür. Biz baktığımızda dalga fonksiyonu neden çöker di bu cevabı henüz bulabilen bir babayiğit henüz şimdilik bilinmiyor.

Kuantum fiziğinde bir şeyin varlığının onun tüm çevresine bağlı olma durumuna “bağlamsallık” denir. Başka bir tanımla da “Durum içindeki hakikat!” demek mümkündür. Gözlemci, gerçeği yaratmaz. Dalga fonksiyonu içinde zaten var olan bir olasılığa “somut bir şekil” verir. Görünür hale getirir.

Yeni fizikte ifade edilen temel gerçekliğin davranış biçimiyle ilgili bir şey, bizden neredeyse tüm bilinç sorunsalını gözden geçirmemizi talep eder. Ve bu yalnızca kendimizle ilgili değil evrendeki tüm şeyleri kapsamalıdır.

İşte behavior science dediğimiz olgu ile ilmihal dediğimiz olgunun buradaki işaret edilen nokta olduğunu anlamıştım.

İlmihal her şeyi kuşatıyorken ne acıdır ki kendisini psikolojiye karşı beyinlerini kiraya vermiş olan sözde din adamları dini temsil ettiklerini zannediyorlardı.

İlmihal yani behavior science denilen işleyişin bende açığa çıkan yeni adı sevgipoloji idi.

Sevgipoloji sadece bizim yaşadığımız dünyada değil tüm kainatta dönüyordu. Adına da bazıları Nötrino diyordu. Gene etiket çıkmıştı karşımıza.

Bir etikette ben koydum ne var ki bunda o etiketleri koyanlarla aynı elmaları yiyoruz aynı yağmurla ıslanıyoruz aynı soğukta üşüyorsak benimde hakkım var elbette etiket koymaya ve anlaşılması için gayret sarf etmeye. Şimdi ben kafamı dardcilere ve Darvincilere kiraya vermedim diye suçlu muyum?

Ben sadece çocuklarıma anlatmak için bunca zamandır okudum… Anneme bu yazdıklarımı anlatacak olsam oğlum sen her halde kafayı yemişsin diyecektir ama ben ona onun anlayacağı şeklide izahlar yaptım anlatımlar geliştirdim.

Kadıncağıza kırk yaşında namaz kılmayı 60 yaşında kuran okumayı öğrettim. Neden mi çünkü kuantum denen işleyiş ile hem dünyasını hem de ahretini biçimlendirebilsin diye. Annemden çok şey öğrendim. Mesala eğitimlerimin tasarımını onun dedikodu ediş biçimine göre ayarladım. Çünkü annem aynı dedikoduyu tek kare atlamadan sırasıyla komşularına arkadaşlarına aynı biçimde anlatıyordu. O anlattıkça ben daha çok üzülüyordum sonunda bir yolunu buldum dedikoduyu terk etmesinin yolunu buldum çok şükür… Hem de keskin bir kılıç gibi kesti anlattığım bilerlin onun anlayacağı yorumuyla..

Bunu nasıl gerçekleştirdiğimin hikayesini bir başka zaman anlatırım inşallah.

Kemal Koçak

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>