Davranışta Sorunların(psikolojik)değil… Doğru Tutumların (Sevgipolojik) Besmele-ilimi 13.bölüm

        Sevgipolojinin Ortaya çıkma ihtiyacı nedenleri nelerdir:

 

1. Evrenin en küçük yapı taşı madde olarak bilinse bile artık yapılan son keşifler, evrende yapı taşının olmadığının ancak sevginin varlığının maddeden bağımsız olarak inkâr edilemeyeceğinin herkesçe biliniyor olması

2.İncelenilen insanın varlığının en başından beri aynı insan olmasına karşın, Psikolojinin çeşitliliğinin her geçen gün çoğalması.

3.Tüm anne ve babaların önce Sevgipolog olmalarının zaruret haline gelmesi.

4.Öğretmenlerimizin Psikolojik bilimsel derinliğinde olmasa bile Sevgipoloji anlamında Sevgipolog olmaları gereksinimi her geçen gün artmaya devam edecektir.

5.Ruhun tüm kaynaklarının sevgi ile besleniyor olması. (Aksini iddia eden ispatlar)

6.Beden ihtiyaçlarının (Sex ve orgazm) Ruhun ihtiyacı olarak varsayılmasına ve buna körü körüne inanılarak en büyük yanlışlığa devam ediliyor olması.

7.Yüzlerce psikoloğun ve bu konuda hizmet edenlerin pek çoğunun Sexolog gibi çalışmalar sergilemeleri. Kendilerini geliştirme çaba ve gayretlerinin olmayışı.

8.Mevcut psikolojinin icraatından insanlığın yeteri kadar istifade edemeyişi gerçeğinden ortaya çıkmıştır.

9.Sözde bazı bilim adamlarının ve deneysel denemelerinde otu, çöpü, fareyi maymunu inceleyerek insanı da aynı kefede değerlendirmeye devam etmeleri.

10.Mevcut “Bilim”in Siyasi Otoritenin yönlendirmelerinden kurtulamadıkları bir gerçektir. Ve insana çözüm üreteceklerine olan inanç her gen gün azalmaktadır.

11.İnsanın Kendi Keşfine Çözüm bulamadığı Çağımızda, Evrensel hakikât cevheri gerçeği olarak İnsanı tam merkez noktaya koyma zaruretinin doğması.

12.Yaşamın gereği olarak insanın üstlendiği tüm rollerde başarılı olabilmesi için önce kendini seven insanın tüm evreni sevebilmesinin mümkün olabileceği

13.İnsana çözüm bulacakları iddiasını ortaya koyanların yaşamlarında iddialarını yaşamadan ortaya çıktıkları gerçeğinin apaçık ortada, fark edilir olması.(Taşınan bilgi değil, yaşanan bilgi)

14.İnsanlığa hizmet edebilmenin gereğinin, sevgiyi elde etmeden mümkün olamayacağı.

 

Sevgipoloji, bilinçaltı ile bilinç ve bilinç üstü kavramlarına dönük çözümler arar.

 

Bilinçüstü’nün temel direktifleri nelerdir ve neleri kapsamaktadır?

 

Bilinçaltı kavramından daha çok, bilinç üstü kavramını ortaya koymaktadır. Bu yapısını da buz dağına benzetilen bilinçaltı fenomeninin tespitleriyle birlikte buzdağının dışında kalan kısmının yönünün, yani suyun görünen kısmının atmosferle olan tüm bağlantısının tanımlanma aralığına Bilinç üstü diyeceğiz.  Çünkü, muhteşem potansiyelde yaratılmış insanoğlu Altta kavramına bile realitede tepki gösterebilecek bir refleks göstermeye yatkındır. O yüzden Sevgi dediğimiz aralık, bilinç ortada bilinçaltı altta, bilinç üstü de onu kuşatan atmosfer ve daha da ötesini kapsamaktadır.

1. Bilinçaltının tüm kontrolü ona bağlıdır.

2. Kişinin kendi bilinçaltı ile ilişkisinde daima adil bir yargıdan yana meyillidir.

3. Kişinin ölümden sonraki yaşamını hatırlatıcı bir programa uyarlanmıştır.

4. İnsanlığın ulaştığı ve ulaşamadığı hafıza kayıtlarını holistik bir sistemle insana hazır durumda işleten bir özelliği vardır,

5. Canlı, cansız ve her cisim aynı bütünün parçalarıdır.

6. Bütün bilgiler (tıpkı oksijeni, ciğeri olanın nefes alabilmesi gibi) bilinç üstü tarafından isteyene ulaştırılabilir bir sisteme sahiptir.

7. Mikro ile Makro arasındaki bağlamsallığı gerçekleştiren zıtlıkların bileşkesidir.

8. Ses, ışık, foton her türlü mevcut ifade edilmiş hızlardan daha hızlıdır ve “rahmet” hızındadır.

9. Amacının farkına varmış her şeyde faydalıya yön verecek biçimde sistemleştirilmiştir.

10.Yaşamın yayınını beş duyuya dönük Bilinçaltı ile planlayarak Öz yazılıma uygunluğu daha üst boyutlardan bireyin hissedebilmesinin sebeplerinin önünü açar.

11. Hayra motor, şerre frendir.

12. Aşina olduğu en büyük teslimiyet samimiyet’tir. Onunla emir alır onunla ilerler.

 

Sevgipoloji Hedefleri nelerdir:

 

Sevgi ile Bilimin arası açık olan her durumu ve faaliyeti daha rasyonel hale getirme çabalarında en büyük kaynak olarak görülmesini sağlamak.

Özellikle bilimi tekelleri haline getiren Üniversitelerden uzak durmaktır. Çünkü, kariyer derdinde olanlar sevgiyi tırpanladıklarını henüz fark edecek olgunlukta değillerdir.

Her ebeveynin birer sevgipolog olarak doğdukları gerçeğinin insanlığa idrakinin mümkün hale getirilmesi.

Sevgipolojinin öğretilebilirliğinin insanlığa aktarılmasının kısa zamanda mümkün olduğunu göstermek.

Evrenin sevgi ile ayakta kalabileceğinin anlaşılmasını sağlayacak çalışmaları başlatmak, takip etmek ve geliştirmek.

 

Sevgipoloji Yöntem ve Metodları nelerdir ?

Dinsiz bilimden, bilimsiz dinden uzak durur.

Bahsedilen Sevgi, Şahdamarından daha yakın olunandan gelen özsevgiyi kasteden sevgi kavramıdır. Ve bu çerçevede olay ve durumları değerlendirir.

Algılanan ve algılanamayan tüm verileri bilimsellik çanağında değerlendirme önceliğine sahiptir.

Newton fiziği evreni, neden sonuç sürekliliği içinde işleyen mekanik bir düzen olarak açıklama getirmesi gelişmekte olan diğer alanları da etkilemiştir. Oysa holistik evren ve holistik bir beyine sahip olduğumuz bilim adamları tarafından açıkça ortaya konmaya başlamıştır.

 

Bilimin tüm araştırma ve incelemelerini yakından takip eder. Bilim tarafından ispatlanamamış, ancak insanlığın iman edebildiği tüm evrensellikleri de kaynak olarak ele alır ve çözüm arar.

 

Peki, Sevgipolog adayları nasıl olmalıdırlar

Sevgipolog ne demek kime denir, neler yapar neler yapamaz?

Sevgipoloji biliminin evrensel işleyişini idrak etmiş ve bu idrakinin tüm insanlar tarafından algılanabileceği konusunda tam olarak diğer insanlardan herhangi bir üstünlüğü ve aşağılık durumu olmadığını bilen İnsan’a Sevgipolog denir.

Sevgipolog İnsanların Egolarını dengede tutacak davranışları önce kendi iç âleminde uygulayarak zaten o olgunluğa ulaşmış kişidir.

Sevgipolog kelimesi sadece insanın mutluluğu ve saadetinin tüm ihtimallerinin yolunu yöntemini ve uygulamasını diğer insanlara öğretebilendir.

İnsanların şartlanmışlıkla  yanlış anlamlandırdıkları (tüm parasempatik verilerin) ve duyu organlarının onu tam ifadeyle kandırdığını bilen ve algılama kanallarının sadece beş duyu organıyla olmadığını bilen insandır.

İnsan’ın diğer canlılardan daha şerefli yaratıldığına ve Halife aday adayı olduğuna inanan ve sadece inanmakla kalmadan hizmet etme ayrıcalığından bir an bile geri durmayan şuurlu açık ve uyanık bilinç sahibi insandır.

Kişisel Gelişimin öncü olarak insanlara her şeyi yapabilirsiniz teraneleriyle ‘Ego’larını şişirmesinden kaynaklanan tüm durumları fark edemeden kaybolup gitmektedirler.

Sevgipolog olan insan Aynı zamanda İnsani gelişim hizmetkârıdır. Ancak her insani gelişim hizmetkârı Sevgipolog değildir.

İnsani gelişim Hizmetkârı ve Sevgipolog olarak  ise Psikolojinin Gayri meşru çocuğu olan Kişisel Gelişimin şişirdiği egoları yeterli seviyeye indirme mücadele çabası ve gayretindedir.

Sevgipolog orijinal olarak yaratıldığı halde kişinin geçmişinden gelen  tahrip edilmiş miktarından artan yeteneklerine göre ayakları yere basan çözümleri yaşayarak uygulayandır.

Sevgipolog sayılamayacak kadar çok Psikolojik Akımların hiç birisiyle vakit kaybetmez. Batı felsefesinin takip ettiği "İbni sina" "Mevlana" "Yunus emre" "Hacı Bektaş" i veli gibi tarihin derinliklerindeki Sevgipoloji mimarlarıyla sürekli manasal online haldedir.

Sevgipolog Dini duyguların istismarına karşı çok net bir duruş sergiler. Dini söylemleri insanlara söyleyerek Çözümü gösterdiğini ifade edemez. Dini kullanan Sadece "Allah Razı Olsuncular" gibi yaşayamaz ve davranamaz.

Sevgipolog insanları Manupile etmez edenlere karşıda sürekli Uyarı halindedir.

Sevgipolog Yan sanayi tasavvuf olan günümüz NLP sinin içyapısından haberdardır.

Sevgipolog için Neuro Linguistic Programme Olan Güya uluslar arası Sistem den sadece köylü hasan amcanın eşeğiyle tarlaya gidip gelmesindeki Eşeğe duyduğu sevgi ve değer kadar değer verir. Bir vasıta olarak görür.

Eğer Piyasadaki mevcut NLP pazarlama stratejilerinden Kendisini korumak isterse de olaya Need_Of Lifelong Purpose (yaşam boyu amaçsız olamaz) ifadesini kendisine Araç çantası olarak görür.

Sevgipolog Gelişen tüm Davranış bilimleriyle barışık yaşar bilimsel gelişmeleri takip eder. Kendisini güncelleme aralığını sürekli olarak takip eder.

Sevgipolog insanlarla ilgilendiği zaman içerisinde asla ilaç ve benzeri Tıbbi tavsiyelerde bulunamaz. Zarureti gerektirecek bir durumla karşılaşacak olması noktasında ise söz konusu durumu en yakın Karakol, hastane ve diğer kuruluşlara Kendisine yakışır vaziyette nakleder.

 

Sözün sonuna geldik…

 

“Hoca Nasrettin saz almış, gelmiş çalmaya eve
Hanımı hoca neye heveslendin gene de hele
Madem aldın sazı eline bari çalarken de söyle
Tutmuş kolundan sazın, hoca ha bire vurur aynı yere 

Hoca hiç görmedim böyle saz çalan
Tuttuğu yerde parmakların tutup duranı
Gördüklerim yaylanırdı gidip gelirdi kolları
Boş ver demiş hoca bulduğum yerdir onların aradıkları 

Şaşmış kalmış bu işe hocanın hanımı
Sen ne buldun ki onlar ne arar sazın telinde
Hoca demiş ben gönül dilim buldum
Onlar sazın cümbüşün derdinde

Tamam demiş hanımı, sen söyle bakalım usulünce
Kulaklar duysun da güfteyi dinlerim seni gönlüm dilediğince
Keyiflenmiş hoca görünce hanımın hevesini
Vurmuş sazın teline uymuş gönlüne, açmış nefesini

Ben hocaysam çalamam mı sazımı
Yazar olsam dizemem mi yan yana yazı mı?
Şu gülenler oğlan mı yoksam kız mı?
Çaldığım gönlüm mü yoksa saz mı? 

Koyunun olmadığı yerde keçi adam sayılır.
At olmayacak tay gider eşeklerle yayılır,
Eşek sürünün çobanını taşır, yükünü ise katır.
Sürüden ayrılmayan koyuna ne desen azdır”

 

İlk kez ifade edilen kavramlar

Mevla Online = Her insanın kendi beynindeki veri tabanına uygun olarak akan Peygamberlere Vahiy, Velilere İlham, Avami insanlara da İnsani His Olarak dereceler halindeki akış verilerinin beyin tarafından algılanarak kalp tarafından tasdik edilerek onaylanan Rabbani Mesaj atma Sistemullahının ismi.

İblis Online = Peygamber’ lerin beynine ulaştırılması engellenmiş vehim vesvese kıskançlık, kin, öfke gibi pek çok negatif unsurlu beynin orijinal yazılımını bozucu his duygu ve güdü olarak işleyen yaşam fonksiyonlarının ihtiyaçlarını giderme amaçlı Kalp tarafından tasdik edilemeyen Beyin işleyiş aşamalarına engeller oluşturucu işleyen reddedildiğinde ise ilerleyişi hızlandırıcı Sistemullahın ismi.

Sistemullah = Fizik kanunları diyebilinen tüm yasalarla birlikte biyolojik işleyiş ve yıldızlardaki yörüngelere kadar hatta keşfedilmiş ve henüz hala keşfedilememiş en başta insanoğlu ve tüm yaratılmışların tarafından teslim olma mecburiyeti olan (Dini terminolojide Sünnetullah da denilen) ve bütün yasaları içerisine alan en temel kavramın adı.

Dardinciler = Dinlerinde 4 evilik meselesini Allahın uçkurlarına gore ayet indirdiklerini zannedenlerle İLimden nasipsiz düşünmeden şeyh eteğine yapışarak kurtuluşa ereceklerini zanneden biçareler… için kolay anlatım ifadesi.

Darwinciler = Maymunlara gönderilen Peygamber olduğunu zanneden tanrıyı tanıyan ama Allah tanımazlara verilen gelen kapsama alanı.

Sevgipoloji = Bilim ile Din’in Barışamadığı Şebekenin adıdır Psikoloji

Din ile Bilimin barışık olduğu şevk ve hazzın adıdır Sevgipoloji

 

İnsani Gelişim Hizmetkârları Birliği yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı

İnsani Gelişim Hizmetkârı

 Beyin Antrenörü-Sevgipolog

Kemal Koçak            

sevgipolog@gmail.com

+90 506 393 83 63

Kaynak: mavi renkte yazılmış olanlar İhsan Eli Açık  haber10.com/makale/13095

Davranışta Sorunların(psikolojik)değil… Doğru Tutumların (Sevgipolojik) Besmele-ilimi 12.bölüm

M.Ö. 5. yüzyılda Empedocles tarafından basit gözlemlere dayanarak her şeyin hava, toprak, su, ve ateşten ibaret olduğu ifade edildi ve bu teori yüzyıllar boyunca bilime hükmetti. Ancak 17. yüzyıldan itibaren evrenin yapısının tekrar sorgulanmaya başlanması ve elementlerin keşfiyle ilmî gelişmelerin önü açıldı ve birçok yeni bilim dalları doğdu. Bugün gayet iyi biliyoruz ki her şey 100 küsur elementten oluşur ve her madde bu elementlerin bir kombinasyonu olarak ifade edilebilir. Bu açılım birçok yeni kimyasal bileşenin de keşfini ve modern kimyanın gelişimini beraberinde getirdi.

Günümüz bilim dünyasının da ciddî bir saplantısı, her şeyin kaynağının madde veya onun eşdeğeri enerji olduğu ön kabulüdür. Bu da bilimde tıkanmalara ve çıkmazlara yol açmaktadır. Bilim dünyası artık fark ve itiraf etmelidir ki maddenin temel yapıtaşı olan parçacık veya enerji dalgasında kuvvet, irade, hayat, şuur,  görme, sevgi, güzellik, vs gibi şeyler yoktur ve temel yapıtaşlarında olmayan bütününde olamaz. Artık evrenin madde-enerjiden oluşan tek katmanlı olduğu yaklaşımının bırakılıp çok katmanlılık, yani varlıkların madde ile beraber kuvvet,  irade, hayat, şuur, görme, sevgi, güzellik, vs gibi birbirinden bağımsız madde dışı yani mânâ katmanlarından oluştuğu görüşü ciddî olarak dikkate alınmalıdır. Bu görüş, müspet ilmin kaynağı olan gözlemlerle tam uyumludur.

Evrenin büyük Patlama öncesi madde-enerjisinin kaynağı gibi, bu katmanların kaynağı tartışmaları da felsefe ve teolojiye bırakılmalıdır. Elmasın hakikati, ancak parıltıların karbon atomlarından değil elmas dışındaki bir ışık kaynağından geldiği fark edilince anlaşılır. Televizyonun hakikati, değişik yayınların aletin içinden değil dışarıdaki onlarca yayın katmanından geldiği görülünce, yani televizyon aletinin yayınların kaynağı değil sadece alıcısı olduğu fark edilince anlaşılır. Eşyanın da hakikati, maddedeki kuvvet ve hayat gibi onlarca madde-dışı pırıltıların maddenin parçacıklarından değil madde-dışı katmanlardan geldiği fark edilince anlaşılacaktır insanlık için gerçek aydınlanma o zaman başlayacaktır.

Sevgipoloji, Psikolojiye karşı bağışıklık kazanımdır.

Kabullenilmesi güç bir durum olsa da genel anlamda dünyadaki yaşayan pek çok insanın Psikolojiyle belirlenen etiketlerin sonucunda sorunları azalacağı yerde her geçen gün artmaktadır. Oysa doğa ve evrenin kendi sistematik akışı içerisinde. Ne sorun vardır. Ne de problem vardır. Örneğin bir çiçek ve diğer canlılar arasında psikolojik bir eylem ve fonksiyon gözlemleyemezsiniz. Oysa diğer canlı ve nesnelerle bir ilişki ve bağlam kurgulayabilir ve hatta onlarla bir yaşam devam ettirmek mümkün olur.

Bütün mesele sistem ve işleyişle ter düşmeyen ustalığın ortaya konmuş olması ve tekrarlanabilir olmasında kaynaklanmaktadır. Buna verebileceğimiz bağlamsal tanımın adına psikoloji değil Sevgipoloji diyebiliriz.

Tıpkı elmas ile kömür yapısının aynı özellikleri göstermesi gibi İnsan ruhuna hizmet anlamında Psikoloji kömürü "Sevgipoloji" Elması ise Yunus Çencel hocamın da belirttiği gibi Elmas’  ise Yansıttığı Işığı temsil etmektedir.

Sevgipoloji nedir diyecek olursak eğer ki elbette bir tanımı olmalıdır ki…

Evrenlerin içinde hayat yayını alan tüm canlıların (canlı ve cansız maddenin en küçük yapı taşı olan atom ve atom altı parçacıklarda

dahî izlenebilen "string" adı verilen) enerji yapılarının işleyiş biçimine…

Ve bu işleyişin diğer enerji boyutlarıyla arasındaki ilişkileri inceleyen tespit ve keşiflerine göre Evrenle uyum için de olabilme Davranış esnekliği kazandırabileceğini ispatlayan insanın bozulan psikolojisine karşı bağışıklık kazandıran b-ilimsel ekole "sevgipoloji" denir.

Dardinci’lerle Darvinci’lerden çok çekti İnsanlık…

Doğuyor Özlediğimiz Sevgi dolu aydınlık

Psikolojiyle sorunların arkası kesilmez, bitmez, tükenmez, azalmaz

Sevgipolojiyle üst üste konur anlamlar, manalar, sorun yaşanmaz

"Psikolojik Savaş" ifadesi bireyi korkutmuş durumda;

Sevgipolojide "Barış" kelimesi bireyi kuşatmış durumda

Sevgipoloji Matematik kadar kesin bir B-ilimidir…

Sevgipoloji davranışta sorunların değil doğru tutumların B-ilimidir.

Sevgipoloji İnsanın davranışındaki matematiksel dört işlemi aşağıdaki gibi gerçekleştirir.

Sevgipoloji…

Sevinçleri çarparak çoğaltan… Üzüntüyü bölerek azaltan… Geçmişi çıkarma işlemiyle eksilten… Geleceği toplayarak arttıran…

Bir anlayış içerisinde her insan tarafından öğrenilebilecek bir gerçekliktir.

Çünkü Allah seriul hisaptır

Allah dır Seriul Hisap olan = İnsandır hesap içinde hesap tutan

Matematik nesne değildir. Sadece keşiftir. İnsan beyninde oluşturulmuş varsayımlardır. 2 kg 7 rakamı satın alamazsınız. Veya 5 rakamını taş gibi parçalayamazsınız. Anlam ve mana itibariyle vardırlar. Ve Sistemullahın rakam denen insani söylemleridirler. İnsanoğlu rakamlar üzerine çok şey konuşmaya başladığından bu güne değin Matematik b-ilimini insanlar hep düşünerek bulmuşlardır.

Ve insanlık 1 2 3 4 5 6 7 8 9 ve 0 rakamlarında mutabakat sağladıkları için ilerleme rampasına çıkabilmişlerdir. Bu rakamlardan başka bir rakam yoktur. Bu rakamları keşfetmiş olmaları ise tek başlarına hiçbir şey ifade etmeyeceğinden kendi yaşamlarını kolaylaştırmak için kendi aralarındaki yaşamı kolaylaştırmak için ise bir takım eylemleri de işaretler haline getirmişlerdir.

Örneğin bir aralarında bir şey takas ettiklerinde veya değiştirdiklerinde yahut kaybettiklerinde bunu ifade edecek mana ve anlamları da işaretler haline getirmişlerdir.

Çarpma bölme çıkarma ve toplama gibi manaların işaretlerini de * / + – gibi işaretlerle kabul etmişler. Dünyadaki yaşamlarında sürekli olarak bu mutabakatları(matematik denilen işleyişi) keşfederek her keşifte olduğu gibi yaşamlarında her zaman ilerlemişlerdir.

Ancak aralarındaki İnsan ilişkilerinde ise sadece rakamlara sadık kalmalarına rağmen alışverişlerinde bazen haksızlık yapmışlar bazen de kendi haklarına riayet etmişlerdir.

İşte her şey burada saklıdır. Kendi hakkının ne olduğu konusunda gösterdiği hassasiyeti diğer insadaşına göstermemiş göstermek istememiştir.

Buda bambaşka bir işleyiş anlamına gelmektedir. Bu işleyiş de simetri yasasına uygun olarak madalyonun diğer tarafına gelmektedir. Yani bir başka matematiğin olduğu anlamına gelmektedir. Bu matematik ise insanların kabul ettikleri kendi aralarındaki mutabakat değil tam terine gerçek olarak işleyen Hakikat matematiğinin saklanamazlığına işarettir.

Yani akış içerisinde olan seri halde akan anında görünen apaçık ortada anlamına gelen manası yönüyle Seriül bir hesap diğeri ise insanların kabullendikleri hesap üstüne bir başka hesaptır.

Matematikte yanlışlık olamaz yanlışlık yapan matematiği kullanan insan’dır. Çünkü Filler toplama Eşşekler çıkarma veya çekirgeler bölme karıncalar ise çarpma yapamazlar. Sayma ve rakam ihtiyacı sadece insanlara mahsustur.

İnsanlar hayvanlarını saymak için rakamları keşfederek sayma ve matematik işlemlerine başlamışlardır. Hayvanlar henüz İnsanları sayacak bir yeteneğe sahip değillerdir.

Matematik insan için işleyen bir yasadır. Manasal bir yasa sonuçlarına katlanmak zorunda olduğumuz bir yasa. Yerçekimi de bir yasadır ama her hayvan yükseklikten korkarak kendisini koruma içgüdüsüyle yaratılmıştır. Eğer yüksek bir yar veya uçurumdan yuvarlanırsa çok seri bir şekilde hatasının hesabını öder. Beklide canıyla öder. Ve hiç yaşamammış gibi bir hiçliğe döner gider. Zaten hiçlikten geldiğini de bilemez. Beklide biliyordur da biz insanlar öyle varsaymışızdır. Onunda en doğrusunu yine onları da Yaratanı bilir.

Ama gelin görün ki hiçbir insan Yükseklik kompleksinden ve aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan matematiksel açıdan ne anlama geldiğinin matematiksel hesabını netleştirememiştir.

Ve sorularıma cevap bulabilmek için rakamlarla manaların ne anlama geldiğini sorgulamak istedim.

Rakamlar aynı olduğunda 1=1, 2=2 gibi eşitlikler kabullerini yaşamımızda etkin bir şekilde kullanmaktayız.  İnsan=insan katır=katır eşitliğini de kabul etmeyelim bizim sayı dediğimiz rakamlar acaba da canlı olamazlar mı bizim gibi bir şuur sahibi olamazlar mı bizlere bir şeyler anlatmaya çalışmadıklarını nerden bilelim. İnsan veya bir başka yaratılmış varlık var mıdır yok mudur? Bir olan Allah ise diğerleri ise ancak sıfırdır.

Allah ise insanı kendisine Muhatap alarak insanı kendisine Halife olabilme şansıyla Yokken var etmiştir.

Var=1 ise Yok=0 olmalıdır. Yaşamda varlık veya yokluk arasındaki oluşların görüntüleridir.

Rakamların arasındaki ilişkileri anlatan matematiksel işaretlerde de bir takım farklılıklar fark edilmek zorundadır.

Aynı sayılarla ve farklı işaretlerle neden aynı sonuçlar alınmamaktadır.


ÇARPMA

TOPLAMA

BÖLME

ÇIKARMA

1*1=1

2*2=4

3*3=9

4*4=16

5*5=25     

6*6=36

7*7=49

8*8=64

9*9=81

1

3

5

7

9

11

13

15

17

1+1=1        

2+2=4

3+3=6

4+4=8

5+5=10

6+6=12

7+7=14

8+8=16

9+9=18

1

3

2

2

2

2

2

2

2

1/1=1        

2/2=1

3/3=1

4/4=1

5/5=1

6/6=1

7/7=1

8/8=1

9/9=1

1-1=0        

2-2=0

3-3=0

4-4=0

5-5=0

6-6=0

7-7=0

8-8=0

9-9=0

           

 

Neden çarpma işleminde katlanarak çoğalan bir artış söz konusu iken toplama işleminde düzenli bir artma eylemi vardır. Bölme işleminde ise aynı rakamları birbirlerine böldüğümüzde hep bir rakamı çıkmaktadır. Bunun sebebi ne olabilir. Çıkarma işleminde ise hep sonuç Sıfırı göstermektedir.

TABLODADA GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE.

Bu Tablo dünyaya ait bir tablodur. Çarpma toplama bölme ve çıkarma insanların kabul ettikleri işaretler olduğuna göre ve İnsanlar koyunlarını bu işleyişe göre saymışlarsa eğer. Allah’ın da kullarının sayısını bilmek için değil kulların yapıp etikleri başka bir matematiğin anlamına denk gelecek bir Anlayış veya işleyişin izahını aynı rakamlarla yapamaz mıyız?  Ancak İşaretlerin işlevlerini bizler başka bir Anlayış ile etiketlendirelim

ÇARPMA      İşlemine      SEVAP

TOPLAMA     İşlemine      GÜNAH

BÖLME                  İşlemine      CENNET

ÇIKARMA     İşlemine      CEHENNEM diyelim ve tabloya birde bu açıdan bakalım. Anlamda bir değişiklik olacak mı?

 

Ve neden Hayır ve güzel davranışlar daha düşünmeye başladığımız andan itibaren sevap olarak yazılıyor da işlediğimiz kötülük veya şer davranışlar sadece eylemin sonucu kadar bir sorumluluk yüklemektedir?

İşte o yüzdendir ki Sevgipoloji bütün bilimlerin şahıdır. O bilim ve gerçeklik olmadan diğer ilimlerden dahi bahsedilemez.

Eğer bütün bilimlerin birbirleriyle bütünlük içinde olmaları zarureti işleyişin bir gereği ise ki öyledir. Sevgipoloji bilimi de bütün bilimsel fenomenlerin ilk basamağıdır.

Bu bilimin sahibi, diğer bilimlerinde sahibidir.

Keşfedeni ise Hz âdemin ilk çocuklarından Habil dir.

21. yüzyıl içerisinde ilk dile getireni ise Kişi başına düşen milli gelirin artışıyla değil kişi başına düşen özgüven oranı ile ilgilenen "Kemal Koçak" tır

Din ile Bilimin, Bilim ile Din’in barıştığı ilk platform, Sevgipolojinizi tanımak için acele ediniz.

Sanırım neden Sevgipolog olduğumu da izah edebildim.

Davranışta Sorunların(psikolojik)değil… Doğru Tutumların (Sevgipolojik) Besmele-ilimi 11.bölüm

Bilimin ortaya koyduğu her gerçekliği olduğu gibi kabullenmek ve sorgulamamak ancak ezberin alışkanlıklarına devam etmek demektir. Canlıların tanımı ve izahını inceleyecek olursak…. 

Aklı öne alan Sevgipoloji B-ilimince

Canlılar dörde ayrılır.

Zekâlarıyla hareket eden Bilim    Otoritelerince Canlılar ikiye ayrılır.

1. İnsanlar

2. Bitkiler

3. Hayvanlar

4. Görünmez Yaratıklar(5 duyu ötesi)

1.Bitkiler

2.Hayvanlar

    a) Yumurtlayanlar

    b) Memeliler

       i…) İnsanlar

Şeklinde olduğunu tespit etmemiz İnsanı kendi kategorisinde incelemek mecburiyetini doğurmuştur.

Sevgipolojisini Yaşayamayanların psikolojileri kaçınılmazdır

İnsanlar arasında çok yaygın olarak görülen ve "çağın hastalığı" olarak adlandırılan "stres" psikolojik kökenli bir rahatsızlıktır. Korku, güvensizlik, umutsuzluk, aşırı heyecan, işten çıkarılma korkusu, sağlığını veya yakınlarından birini kaybetme kaygısı gibi duyguların bedende oluşturduğu genel bir gerilim durumudur.

İnsanlar strese girdikleri zaman, vücutları buna tepki gösterir ve alarma geçer. Vücutta çeşitli biyokimyasal reaksiyonlar başlar. Vücut kandaki adrenalin seviyesini yükseltir, enerji tüketimi ve vücut reaksiyonları maksimum seviyeye çıkar, şeker, kolesterol ve yağ asitleri kana bırakılır, ayrıca kan basıncı artar ve kalp atışı hızlanır.

Özellikle kronik stres çok büyük zararlara sebep olabilir, vücut fonksiyonlarını değiştirir. Stres nedeniyle vücuttaki adrenalin ve kortizon miktarı normal olmayan bir şekilde yükselir. Glikoz beyne yönlendirildiğinde kolesterol miktarı yükselir, bu da vücut için tehlike anlamına gelir. Kronik stres; kalp hastalıkları, hiper tansiyon, ülser, depresyon, solunum hastalıkları, egzama ve sedef gibi deri hastalıkları ve diğer birçok sağlık problemleri ile bağlantılıdır.

"Stres ve stresin doğurduğu gerginlik ve ağrı arasında önemli bir ilişki vardır. Stresin sebep olduğu gerginlik damarların daralmasına, kafanın belirli bölgelerine giden kan akımının bozulmasına ve o bölgeye giden kanın bir hayli azalmasına yol açar. Diğer taraftan bir dokunun kansız kalması doğrudan ağrıya sebep olur. Çünkü muhtemelen bir taraftan gergin dokunun daha çok oksijene ihtiyaç göstermesi, diğer taraftan dokunun zaten yetersiz kanla beslenmesi özel ağrı alıcılarını uyarır. Bu arada adrenalin ve noradrenalin gibi stres sırasında sinir sistemini etkileyen maddeler de salgılanmış olur. Bunlar da doğrudan veya dolaylı olarak kasların gerginliğini artırır ve hızlandırır. Böylece ağrı gerginliğe, gerginlik kaygıya, kaygı da ağrının şiddetlenmesine yol açar." (1)

Ancak stresin yol açtığı en ciddi hastalıklardan birisi kalp krizidir. Araştırmalar, agresif, telaşlı, rekabetçi insanların kalp krizi oranlarının, bu davranışları az gösteren insanlardan daha fazla olduğunu göstermektedir. "Hipotalamus’un başlattığı, sempatik sinir sisteminin aşırı uyarılması aynı zamanda aşırı insülin salgılanmasına ve dolayısı ile de bu insülinin kanda birikmesine sebep olur. İşte bu durum sağlık açısından hayati önem taşımaktadır. Çünkü, kroner damar hastalığına yol açan şartların hiçbiri, kandaki fazla miktardaki insülin kadar kesin ve yıkıcı bir rol oynamaz." (2)

Bu durum insanın doğal dengesinin dışında olağanüstü bir durumdur. Bu olağanüstü durumun süreklilik göstermesi vücudun doğal dengesini ve sağlığını bozar, çok çeşitli rahatsızlıklara yol açar. Uzmanlar, stresin insan vücudu üzerindeki olumsuz etkilerini şu temel maddeler altında toplamaktadırlar:

• Kaygı ve Panik: İşlerin kontrolden çıktığı hissine kapılmak
• Terleme: Sürekli artan terleme, sık sık banyoyu kullanma isteği.
• Ses değişmesi: Kekeleme, titreyerek konuşma.
• Hiperaktiflik: Ani enerji patlamaları, zayıf diabet kontrolü.
• Uyumada zorluk çekmek: Kabus görmek
• Deri hastalıkları: Sivilce, akne, ateş, sedef hastalığı ve egzama.
• Gastrointestinal belirtiler: Hazımsızlık, mide bulantısı, ülser.
• Kas tansiyonları: Gıcırdayan veya kenetlenen dişler, çenede ağrı, sırt, boyun ve omuzlarda ağrı.
• Düşük dereceli enfeksiyonlar: Nezle vb.
• Migren
• Hızlı kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı, yüksek tansiyon.
• Böbrek dengesizliği, su tutma.
• Solunum bozuklukları, kısa nefesler.
• Alerjiler
• Eklem yerleri ağrısı
• Ağız ve boğaz kuruluğu
• Kalp krizi
• Bağışıklık sisteminin zayıflaması
• Beyin bölgesinde küçülme
• Kendini suçlu hissetmek, kendine güvensizlik
• Kafa karışıklığı, doğru yorumlar yapamama, iyi düşünememe, zayıf hafıza
• Aşırı kötümserlik, herşeyin kötüye gideceğine inanmak
• Kıpırdamadan bir yerde durmada zorluk çekmek, mutlaka tempo tutmak
• Konsantre olamama, veya konsantrasyon zorluğu çekmek
• Sinirlilik, alınganlık
• Mantıksızlık
• Kendini yardımsız, umutsuz hissetmek
• Artan veya azalan iştah

Sevgipolojiden uzak ve onun nimetlerinden habersiz yaşayan insanlar, daima "stres" dediğimiz bu azaba katlanmaya mahkumdurlar. Düşüncelerini, hayata ve olaylara karşı olan bakış açılarını değiştirmedikleri sürece de bundan kurtulmaları mümkün değildir. Bu gerçek, stresle mücadele konusunda uzmanların yaptıkları tavsiyelerden de anlaşılmaktadır. Bu konuda tek bir örnek vermek bile yeterlidir: Örneğin dinimizin psikolojik olarak değil de sevgipolojik olarak yaşayamayanlara tavsiye ettiği konulardan birisi "öfkeyi yenmektir". Uzmanlar da strese yol açan önemli bir faktör olarak gördükleri öfke hakkında şunları söylerler:

“Karşınızdaki insan ne kadar kışkırtıcı olursa olsun sükunetinizi kaybetmeyin. Ne kadar haklı gibi gözükürse gözüksün (kendinizi savunma zorunluluğu hariç) şiddete başvurmayın.” (3)

Görüldüğü gibi, huzurlu ve sakin bir yapıya, rahat, güvenli ve endişelerden uzak bir Sevgipolojiye sahip olunduğu takdirde bu tip hastalıklar söz konusu olmayacaktır. Bu bilimsel bir gerçektir. Huzurlu ve rahat bir Sevgipolojinin ancak Kuran’ın ortaya koyduğu hakikatler ile İnsani gelişmeyle mümkün olduğu da açıktır.
 

Önceleri adı "İlmihal" olan halin(davranışın) iç ve dış süreçlerinin gerek Allah dostlarınca gerek ilmini yaşayan alimlerce ortaya koymaya çalıştıkları "ilmihal" kavramının içini boşaltarak sanki sadece abdest oruç gibi düşünmekten alıkayan ezberci dardincilerin yüzünden psikoloji denilen zilleti insanlığın başına bela edenler sadece batılılar değil düşüncenin önüne geçen bu gün İslam adına "Allah ile insanı aldatan" Dardinci’leri de çok iyi tanımak gerekmektedir.

Dardincilerin de Darvincilerin de kökeni psikolojiktir. İnsanlığın önüne geçmiş iki büyük duvardır Allah ile İnsanın arasına örülmüş acilen yıkılması lazım gelen iki psikolojik duvardır.
 

Sevgipoloji dardincilerden de Darvincilerden de uzak durabilmeyi öne çıkaran Düşünen insanların insani gelişecekleri davranış modelidir.

İslam’ı kurtarmayı bırakın

İslam ile kurtulmaya çalışın

 

Sevgipoloji bilimine göre

Gerek psikoloji gerekse de Sevgipoloji insanlık tarihiyle başlamıştır.

Bize sunulmuş olan ilahi orjinli bilgiler ışığında Hz.Ademin ilk çocukları laf olsun torba dolsun mezarlıklarda okunsun diye anlatılmamıştır.

Kardeşini öldürerek toprağa nasıl gömmesi gerektiğini Kargadan öğrenen "Kabil" o gün itibariyle Psikolojinin temelini atmıştır. Sevgipolojik olarak Kötülüklerden uzak durmanın erdemine inanmış olan "Habil" ise daha farklı davranarak ölümü göze alarak kötülük yapmaktansa canını vermeyi ve sonsuzluğun kokusunu ilelebet duyumsamayı ilk uygulayan insandır.

Tıpkı kardeşini öldüren kabil gibi bu gün cenazelerini mezarlıklara gömüp dönen Müslüman toplumlar henüz yerleşkelerine inmeden birbirlerinde selamı sabahı keser durumda psikolojik bir savaş vermektedirler.

İşte insanın doğuştan itibaren yüklenmiş Sevgipolojisinden uzaklaşması Psikolojiyle kucaklaşması anlamına gelmektedir.

"Psikolojik savaş yapma benimle…"

"Sizin psikolojiniz bozuk galiba…"

"Siz sahi bir psikologa görünsenize…"

"Aaaa neden m iş neyim var benim siz görünün en iyisi…"

“Psikolojik baskı altındayım”

“Psikolojik duvarlar örülmüş etrafım da”

"Psikolojik baskılar sonucunda…."

diye devam eden ne kadar negatif unsur varsa hayatı kuşatmış durumda… Yukarıdaki cümlecikler biraz gözlemlenirse hemen herkesin ağzında ilk çıkan motorize refleksler haline gelmiştir.

"Sorun", "Problem" veya "Bozukluk" kelimelerini kullanmak başlı başına sorun oluşturan dikkat edilmesi gereken en önemli noktamızdır.

Maalesef bu tip kelimeleri bu tip sorunlara çözüm bulması gereken insanlar daha da sık kullanmaktadırlar.

Bendeniz bunu sosyolojik laboratuar testini bizatihi sokaktaki insan üzerinde yaptım

Şöyle ki” bir gün hiç tanımadığım manavlardan birisine gittim orta yaşlı bir amcama

Amcacığım bana iyisinde iki adet psikolojik kavun verir misin?” dediğimde o amca “bana bak oğlum kavunlarıma laf söylettirmem baksana gelinlik kız gibiler ne laf edip duruyorsun” diye bana kızdı.

Buyurunuz inanmayan insin toplumun her katmanında test etsin psikoloji sözünün nasıl etki uyandırdığını gözlemlesin… Laboratuara falan gerek yok. Öyle milyar dolarlar ile deneylere de gerek yok. Bilimsellik tekrar edildiğinde aynı sonuçlar veriyorsa gerçeklik arz eder. Hem de gerçek yaşamın akışında işleyeni bulmak asıl bilimselliktir.

Tam tersi durumda ise bir başka manava kasaba bakkala aklımıza gelen her türlü iletişimi sağlayabildiğim her yerde ise ilk defa duyulan sevgipoloji kelimesine karşı verilen tepki ise psikoloji kelimesine karşı gösterilen tepkiden daha olumlu daha pozitif ve daha bereketli idi.

Örneğin “bana iki kilo Sevgipolojik kiraz tartar mısınız” dediğim de “hemen abi Sevgipolojik kiraz bunlar” diye hiç test etme ihtiyacı hissetmeden kabullendiğini ortaya koyan yüzlerce insandan aldığım geri bildirimler bana doğru yolda olduğumu gösteriyordu.

Oysa yeni bilimsel yaklaşımların hepsinde de pozitif düşüncenin ve pozitif akılcılığın insan ve toplum üzerindeki etkilerinden bahsetmesine karşın hala etkin bir biçimde çözüme odaklanılmadığı dolunay gibi ortadadır.

Sorun kelimesi veya davranış bozukluğu kelimesi bir etikettir. Ve yetişkinlere ait bir etikettir. Çocuklarımız masumdur. Ve tertemizdir. Onları kendi etiketlerimizle kirletmekteyiz. Her mesnette olduğu gibi her fırsatta da insanlık genel ve peşin hükümlerle hareket ederek her keşfettiğini hemen doğru kabul etme alışkanlığına devam etmektedir.

Oysa hakikatin tanımı başka, doğrunun tanımı başka şeylerdir.

Dünya psikolojik sorunlar ve davranış bozuklukları ismi altında daha da çözümden uzaklaşılan yaklaşımların esiri olmuş durumdadır.

Her bilim kendi ilerleyişinde içerisindeki zıtlıklar çerçevesinde anlamlar ve manalar inşa etmektedir…

Fizikte "etki ve tepki yasası" kimyada "heterojen ve homojen yapılar" Fizik ve kimyanın ortak alanı nötrino da bile sağ spin ve sol spin döngüler gibi zıtlıklar incelenmesi gereken bilimsel yaklaşımları izah edebilmek için temel oluşturan gerçekliklerdir.

Oysa Psikolojinin olumlu ve doğru davranışların olabileceği ihtimaline hala yönelme istikrarı gösterilememektedir.

Psikoloji, hayvanın her türlü davranışını incelerken maalesef bu gün insanı kâmil denilen noktalara ulaşmış insanları hala incelemeyi ve onların sağladıkları istikrarın bilimselliğini incelemeyi de ya düşünmemekteler ya da kasıtlı hareket etmektedirler.

Oysa her bilim hem zıddı hem de o zıddın alternatifi ile izah edilebilmelidir. Bu gün psikolojik kuram ve akımlar sayılamayacak kadar çoğalmıştır. Çünkü her inceleyenin kendi sübjektif fikirleri doğru olarak kabul edildiğindendir ki insanlığa ortak bir çözüm yolu gösterilememiştir.

Oysa her yaklaşım beraberinde çözümü de sorunu da kendi içinde barındırmaktadır.

Eğer yağmurun yağmasına siz sel felaketi derseniz… Yağmurun yağmamasını istemem diyemezsiniz… Sel felaketi yoktur. O felaketin önüne geçmiş uzun süreçli düşüncesizlikler felaketlere çıra tutmuştur.

Oysa sağlıklı olduğunu iddia eden insanın konuya sorun ve bozukluk olarak etiket takması normal bir sağlık işareti olamaz…

Psikoloji 125 yıldır… Bedenin zevkine mahkûm oldu…

Sevgipoloji zevkten de hızlı lezzet… Ruhun Nuruyla doğdu…

Kemal Koçak

Davranışta Sorunların(psikolojik)değil… Doğru Tutumların (Sevgipolojik) Besmele-ilimi 10.bölüm

Sevgipoloji ve Sevgipolog kelimelerini ilk kez karşılaşıyor olabilirsiniz bu son derece normal bir durum.

Son 200 küsür yıldır Bilimden uzak Kuran-a sarılan ve ne yazık ki Kuranı sadece sevap makinesi derecesinde algılayan Müslüman toplumlar hala uyanma sarhoşluğun da olduklarından Bilim=İslam olduğunu kavrayamamış olanların sayısı maalesef ki çoğunluktadır.

Hal böyleyken içerisine düştükleri aşağılık duygusu hastalığından da bu gidişle kurtulacakları pek mümkün görünmemektedir. Bu düşünceler etrafında zaten işleyişte var olan sevgipoloji denen kavramı ortaya atmaktaki maksadımız illaki bu kelime değildir. Sevgipoloji denen bir işleyiş ve sistemin varlığını görmek ve o işleyiş yasalarına uygun davranabilme gayemizdendir.

İnanıyoruz ki Sevgipoloji dediğimiz kavram anlaşılır ve tatbik edilirse insanlık tekrar ilk yaratılış formatına döndürülebilir.

Ancak önce aşağıdaki bilgi notlarına göz gezdirelim ve devam eldim.

Bilgi notu 1

Bilim insanları bilgiyi üreten insanlardır. Ama kim üretiyor bilgiyi, sadece üniversitelerdeki öğretim üyeleri, profesörler, ya da Silikon Vadisinde çalışanlar mı? Onlar da üretiyorlar tabi; ama bilginin ve teknolojinin demokratikleştiği bugünkü dünyada, bilim insanları artık akademik kariyer sahibi insanlarla sınırlı değildir. Çünkü bilim artık bütün insanlığın malı haline gelmiştir. Sıradan, hiçbir akademik kariyeri olmayan bir insan bile bugün isterse dünyanın her yerinde üretilen bilgileri bir anda bilgisayarının ekranına indirebilir. Bir MİT de, bir Oxford’da yapılan çalışmalara anında birinci elden sahip olabilir. Tek bir şey yeter bunun için: Önünü görebilmek ve motivasyon! Yani istemek, bilgiye açlık duymak, bilginin nelere kadir olduğunu görebilmek yeter. Ama bir şey daha gerekli tabi: Korkmamak, cesur olmak, bilgiyle kuşanarak bilgi toplumunun bir savaşçısı olunabileceğinin bilincine varmak. Bu insanlar dünyanın her yerinde var bugün. Harıl harıl bilgisayarlarının başında kafa patlatan, bilgi üretmeye çalışan insanları kastediyorum. Kapitalistlerin milyarlarca dolar harcayarak kurdukları araştırma-geliştirme enstitülerinde çalışan insanlardır bilgi toplumunun öncüleri. Bütün mesele, bu insanların yaptıkları işin bilincine varabilmelerinde yatıyor. Bugün, ürettikleri bilgiyi kapitalistlere satan bu insanların çabaları aydınlatıyor bilgi toplumuna giden yolu. Ve ben diyorum ki, ey bilim insanları, üretmeye, yaratmaya devam edin, ama bunu yaparken dünyamızı yok olmaya götüren kapitalist çılgınlığı da görün! Silikon Vadisindeki arkadaşlarınız gibi kendinize yeni bir koza örüp onun içine kapanmayın. Mademki üreten, yaratan sizlersiniz, politik gerçeklere karşı da ilgisiz kalmayın! Unutmayın ki bu dünya herkesten çok sizindir, bilginin gücünü kullanarak, onu yok etmek isteyenlere karşı durmayı öğrenin!

(Münir Aktolga – Aralık 2005,)

Bilgi notu 2 Zeki insanlar daha az inanıyor

Yapılan son araştırmalar zekâ ve dini inançlar arasında ilginç bir bağlantı kurdu. Araştırmacılara göre zekâ oranı daha yüksek olan insanlar daha az inanıyor. Ulster Üniversitesi’nde emekli psikoloji profesörü olan Richard Lynn entelektüel kesimdeki pek çok insanın kendilerini, sıradan insanlara göre daha inançsız olarak tanımladıklarına dikkat çekti.

Richard Lynn, yüzyılı aşkın süredir dinde görülen çöküşün zekâ seviyesi yüksek insanlarla doğrudan ilişkilendirildiğine dikkat çekiyor.

İnanç ve zekâ arasında doğrudan bir ilişki olduğunu söyleyerek tartışmanın fitilini ateşleyen Lynn, üniversitelerdeki akademik çevrelerin toplumdaki diğer her kesime göre tanrıya daha az inandıklarını söylüyor. Araştırmada İngiltere’nin entellektüel seviyesi yüksek araştırma topluluklarından "Royal Society" içindeki anket sonucu ele alınmış. Ankete Royal Society içindeki insanların sadece yüzde 3,3′lük bir kısmı Tanrı’ya inanırken İngiltere genelinde yapılan ankette toplumun %65,8′lik kesimi kendisini inançlı olarak tanımlıyor. 90′larda yapılan başka bir anket ise, Amerikan Bilim Topluluğu’ndaki üyelerin sadece % 7′lik bir kısmının tanrıya inandığını gösteriyor.

Ayrıca Lynn, ilkokul çağındaki çocukların çoğunun tanrıya inandığını, ama ergenlik dönemi sonrasında yani zekâ seviyeleri yükseldiğinde, tanrının varlığından kuşkuya düştüklerini belirtiyor.

Profesör, "Times Higher Education" dergisine verdiği bir röportajda şunları söylüyor: "Neden akademisyenler toplumdaki genel nüfusa göre daha az inanıyorlar? Bunun cevabının çok açık bir şekilde zekânın göstergesi olduğuna inanıyorum. Akademisyenler toplumdaki diğer sıradan insanlara göre daha yüksek bir IQ ya sahip. Several Gallup’ın anketleri de gösteriyor ki zekâ seviyesi yüksek insanlar daha az inanma eğilimindeler." Lynn, 20. Yüzyılda gelişmiş 137 ülkede dini inancın gittikçe zayıfladığını çünkü insanların zekâ seviyesinin yükseldiğini de sözlerine ekliyor.

Buna karşılık, Profesör Gordon Lynch Birkbeck Üniversitesi’nde Çağdaş Toplum ve Din Merkezi Müdürü, Lynn’nin tezinin ekonomik, tarihsel ve sosyal faktörleri dışladığını belirtiyor.

London Metropolitan Üniversitesi’nde görevli Dr. David Hardman’da, IQ ve dini inanç arasında direkt bir ilişki olduğunu söylemenin çok zor olduğunu belirtirken, zekâ seviyesi yüksek insanların sorunlar karşısında daha akılcı davrandıklarını ve kurumlara karşı daha güçlü inanca sahip olduklarını da sözlerine ekliyor.

Kaynak:  http://www.ekolay. net/haber/haber.asp?pıd=9&haberid=599644 

Sevgipolojinin yaratılma süreci

Allah(CC) en üst noktada insanı yaratmıştır. İnsan Allah(CC) tealanın yarattığı en şerefli varlıktır. Ama insanın dışındaki her şey insan içindir. Maddesiyle fiziğiyle fizik ötesiyle her şeyiyle,  Kâinat insan içindir. Genelde insanlar gökyüzünü inceledikleri zaman yuvarlak bir takım cisimler görürler güneş gibi ay gibi yıldızlar gibi benzeri şeyleri düşünebilirler o zaman akıllarına şu gelebilir kâinatta beklide bu yuvarlak muhteva içerisinde diye… Hâlbuki öyle değildir. Görenler Allah(CC)ın dostları ve velileri Allah(CC)ın evliyaları şunu söylemektedirler.

Kâinat bir insan vücudu şeklindedir. İnsan vücudu şeklindeki evrenin neresinde yaşıyoruz dersek bu tam olarak kalp nahiyesinde gerçekleşmektedir. Dünya gezegeni de evrenin kalp nahiyesine denk gelmektedir. Nasıl bir kitabın fihristi oluyorsa, İnsan da kâinat kitabının fihristidir.   

Âlemi ekber kâinattır. Ama bütününü ihtiva eden modeli Âlemi ekberin küçük bir modeli ise insandır.

Hiçbir şey yokken Allah(CC) vardı ve Allah(CC) yaratmayı diledi. Yarattığı ilk şey nükleer fizikte ki ve nükleer kimyada ki adı aslında nötrino dur ama kurandaki karşılığı ile emir dir. Aslında Allah(CC)ın yarattığı her şey her saniye Allah(CC)”emri” ile inmektedir. Kuranı kerim bunları bize kesinlikle açıklıyor. Günümüz bilim adamlarının henüz fark edemedikleri ve keşfedemedikleri sır budur. Allah(CC) Hadid suresi 4 ayetinde

O odur ki Gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva buyurdu, Yere gireni ve ondan çıkanı, Gökten ineni ve ona yükseleni hepsini bilir ve her nerede olsanız sizinle beraberdir, hem Allah her ne yaparsanız görür  “

Burada fizik gözlerle bunları görmek mümkün değildir. Ancak kimler görebilir Allah(CC)ın lütfederek kalp gözünü açtığı insanlar kâinat dizaynı içinde Allah(CC)ın katından gelen rahmetinin her zerreye nasıl indiği oradan da nasıl enerjiye aktardıktan sonra hareket haline getirdikten sonrada belli bir enerjiyle tekrar göğe nasıl geri çıktığı tekrardan Allah(CC)ın katına çıktığını bilirler…

Kuranı kerimdeki kavramıyla “emir” ama fizik ve kimyada bunu adına nötrino denilmektedir.  Zaten bütün emirler Allah(CC) döner diye de birçok ayeti kerimede de buyurmaktadır.

Allah(CC)ın ilk yarattığı nötrino dur. Nötrinoyu laboratuarlar da tespit etmek mümkün değildir. Çünkü sonsuz hıza sahip olan bir parçadır. Sonsuz hızı sebebiylede kimsenin tespit etmesi mümkün değildir.

Allah(CC)ın ilmi ve rahmeti birbirinden farklı şeylerdir. Allah(CC)ın ilmi ve rahmetini kuşatan ortak alana biz sevgi diyebiliriz. Yani ilmiyle rahmetinin birleşimi olan muhtevaya sevgi diyebiliriz. Çünkü hiçbir şey yokken sadece Allah(CC) varken bir hadisi kutside “ben gizili bir hazineydim istedim ki bilineyim bilinmekliğimi sevdim” buyuruyor. Demek ki Allah(CC)ın zatından zatına yegâne varlığı yaratmasının tek sebebinin kendinden kendisine olan sevgisinden kaynakladığını düşünebiliriz.

Bu gün bilimin maddeni en küçük yapı taşı dediği atom’u incelediğinde daha pek çok keşfedilmesi gereken alt katmanlar olduğunu matematiksel olarak hesaplayabilmiştir. Hâlbuki görmediğime ve laboratuarda gözlemlemediğime inanmam anlayışına ters olarak ne görebildiğini nede gözlemlediğinin dışında hareket ederek matematiksel soyut varsayımlar ile somutun varlığını çözmeye çabalamaktadırlar.

İnsan için, Matematik soyut olarak ne ise sevgi de soyut olarak aynı değerdedir

Nice insanlar vardır ki, ilmi ezberlerler ve naklederler. Zekidirler! Ama onları anlayıp yeni yeni şeyleri bulmak zekâ değil, akıl ister. Zira genelde zekî insan, akıllılardan çok çok fazladır!.. Zekâ, günlük olaylar içersinde kişinin menfaatine dönük en iyi çözümleri bulmaya yarar. Akıl ise ileriye dönük ve derinliği olan konularda geniş boyutlarda düşünmeyi ve bunun neticesinde yeni şeyler bulmaya yarar.

İnsan, hayvan ve diğer görünmez yaratıklardan üstün yaratılmış bir canlıdır. İnsan gelişimi tamamlamak ve başlangıç itibariyle yaratıcısından aldığı orijinal yapı ile yaşamını devam ettirebilme fonksiyonu ile doğar…

Kemal Koçak

Davranışta Sorunların(psikolojik)değil… Doğru Tutumların (Sevgipolojik) Besmele-ilimi 9.bölüm

Hülasa biz evrende  “Ya insan biricik değildik” çünkü Allah her şeyi çift çift yarttık diye buyuruyordu. Bazı dangalaklarda o tabiri cinsellik olarak yorumluyorlardı. Halbuki kainat nalı gezegenlerin varlığını gün geçmiyorki tespit ediyor olamsın.

İşte bizim bilinç değimiz olgu diğer âlemlerde de vardı. Bilinçli oluşumuzu evrendeki diğer şeyler ve yaratıklarla, belki de evrenin kendisiyle paylaşıyorsak? Acaba biz insan varlıkları bildik Batı geleneğinin ileri sürdüğü gibi diğer bütün şeylerden farklı mıyız yoksa bizim bilincimiz evrendeki diğer şeylere/şeylerle süreklilik mi kazandırıyor/kazanıyor?

Oysa gerçeklik hem dalgaları (ilişki) hem de parçacıkları (bireysellik) kapsar.

Her şey ise sevgi ile oluşuyordu. Oysa dardincilerde Darvincilerde Allahı arıyorlardı aramasına ama gelin görünki

 

Allah aranmaz sevgisiz, Yüreklerde

 

Allah aranmaz, Sevgisiz yüreklerde

 

Allah bulunmaz sevgisiz, Yüreklerde

 

Allah bulunmaz, Sevgisiz yüreklerde

 

Yahu biz beyin antrenörü nasıl olduğumuzu anlatacaktık. Daldık gittik neleri anlattık. Ama anlayan anladı nasıl bir Beyin Antrenörü olduğumuzu…

Çünkü Allah biz âdeme bütün isimleri talim ettirdik” buyuruyor eğer düşünerek okursanız anlarsınız. Kardeşim Allah söylüyor talim ettirdiğini yani Allah herkesi beyin Antrenörü yaratmış otomatik olarak sen onun üstünü örtersen tabiî ki anlamazsın.

Bilincinin üstünü örtmeyen Arapçadaki bir diğer anlam açısında bilinç örtme çifçiliği anlamına gelen Çİfçi=kafir demek olduğunuın anlamının  farkına varmış ve bilincinden açığa çıkmış bilgileri yorumlayan Değerli ilim ve bilim adamlarımızdan Gazi üniversitesi Bilgi İşlem Daire Başkanı Sn.Ertan TÜRKMEN‘nin kaleme aldığı aşağıdaki makaledeki akış ve uslüp o kadar hoş ve gerçek temeller üzerine oturmaktadır ki bu güzel anlatım aynı zamanda bilimsel bir taban fikirdir. Eğer her şeyde sevginin olması kaçınılmaz ise neden hala bilim olarak ortaya atılmamış işte burasını taşıyacak ve  su götürecek henüz Darvinist bilim soytarılarından başka bir canlı yoktur.

"Sevgipoloji bilimini"nin işleyişini adına sevgipoloji dememiş olsa bile sevgi olarak iddia eden bir Anadolu yüreği olarak Sn. Ertan TÜRKMEN Hocamın yazmış olduğu bu makalesi sevgipolojimizin için ilk çıkış rampasıdır.

Bilim adına imanını ortaya koyabilen ve bilgisini Allaha olan imanından alan bilim adamlarına can gurban gelin sizde kulak ve gönül verin bu güzel insana

 

Sevgipoloji" nin kaynağı nerden geliyordu.

Sadece O vardı. Bilinmeyi istedi bunu sevgiyle varlık hâline getirmeye karar verdi ve uyguladı. Bütün âlem, maddesi ve mânâsıyla var oldu. Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu. Bâ­zı­ları bu­na genesis, bâzıları yaratılış, bâzıları da Big Bang der. Bu ilk yaratılış belli bir yerde olmadı çünkü ondan evvel mekân yoktu; belli bir zamanda da olmadı çünkü ondan evvel zaman yoktu. Bu se­bepledir ki, bizim ölçülerimize göre değer­lendirmek için zihnimizi zorlarsak, yaratılış her yerde ve her zaman oldu, olmakta ve olacak; Big Bang aslâ bitmedi, bit­meyecek, tâ ki yaratılanların farklılıkları bitip de her şey aynı hâle gelinceye kadar.

Bâzıları bu farklılıkların azalması, her şeyin sürekli dağılıp gitmesi vâkıâsına entropi der. Çünkü var oluş ancak farklılıkla, izafiyetle mümkün ve farklılıklar orta­dan kalkınca ne zaman kalacak, ne de mekân. Bâzıları bu mukadder hadiseye kıya­met der; ne zaman kopacağı sorulduğunda "ölçü­lemeyecek kadar u­zun bir süre sonra" cevabını verirler çünkü o olduğunda ölçü­lecek zaman kalmayacaktır.

Üstelik Big Bang de, kıyamet de hep var olmakta. Bütün madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup varlığa kavuşmakta. Böyle olduğu için de mâzî, hâl ve âtî hep aynı, O hepsini biliyor ve her şey zâten O’nda.

Bâzıları "yaratılışa ne gerek var­dı, O’nun ihtiyacı mı vardı" diye sordular zaman zaman; halbuki yaratılış kaçınıl­mazdı çünkü bütün bu olup bitenler akl-ı hikmet, kudret ve gü­zellikle dolu O’nun bu vasıflarının bir yansıması, bir yanılsaması sâdece; ha­ki­katte ne yaratılış var, ne de yaratılmış.

Zâten her şey O! Bu mutlak hakikati kâlbinde hisseden Hallâc-ı Mansûr diye birisini, yaşadığı ruh hâlini konuşma lisanının kifayetsizliği içinde dile getirdi diye, dini-dar olanlar yaktılar.

O sevgi ve bilgi olduğu için, kâinatı da sevgi ve bilgi ile yönetti.

Big Bang’den sonra her şey sonsuzca dağılıp yok ola­cağına, kümelenerek maddeyi ve enerjiyi oluşturdu. Zâten madde ile enerji denen yaratıklar aynı şeydiler. En küçük zerrelerden son­suz bütünlüğe kadar bütün evren bilginin düzeni içe­risinde sev­giyle birbirine yaklaştı. Bâzıları buna gravite, zayıf güç, çekirdek gücü gibi isimler taktılar; Einstein diye birisi hep­sinin aynı gücün yansımaları olduğunu göstermeye çalıştı, hattâ “Tanrı’nın formülünü bulmak üzereyim” gibi, bâzılarına çok ters gelen lâflar etti. Nötronlar, atomlar, moleküller, gök ci­simleri, yıldızlar, geze­genler oluştu. Bâzıları bunlara kapalı ve açık sistemler dediler.

En azından bir tânesinin varlığından emin oldu­ğumuz bâzı ge­zegenlerde oksijen, karbon ve azot denen elemanlar öylesine sevgiyle ve bilgiyle birleştiler ki, organik mole­kül­ler teşekkül etti, sonradan bunlar bâzılarının ko­zervat de­dik­leri canlılık öncesi oluşumlar hâline geldiler. Daha sonra bun­lara sevginin kaçınılmaz gereği olarak can verildi. Bâzıları buna ruh, bâzıları soul, bâzıları spirit, bâzıları başka isim­ler verdiler; bu isimlerin hemen hepsi soluk, rüzgâr veya gölge anlamına gelen köklerden türedi çünkü canın uçucu, ölümle cesedi terk edip giden bir cevher olduğu düşü­nül­dü. Can, O’nun mahlûkatın bir kısmına bahşettiği bir ay­rı­calıktı âdeta ama, evrimin kaçınıl­maz özelliği olarak, canlılıkla cansızlığın sınırları da kesin değildi. Bâzılarının virüs, prion gibi isimler taktıkları yaratıklar bu belirsiz sınırda yerlerini aldılar. Bâzılarının canlıları en mütekâmil açık sistemler olarak tanımlamaları, yâni entropiye karşı çıkarken (negentropi yaparken) çevre­deki entropiyi arttırdıklarını söylemeleri pratik açıdan çoğu kişinin işine yaradı ama ekserîsi düşü­nemedi ki, kâinatın kendisi en büyük açık sistemdi ve eğer canlılığın târifi buysa, hareketlilikse, reakti­vi­teyse, malzemeyi alıp kendi işine yarayacak şekilde kullanıp artıkları atmaksa ve eninde so­nunda gene entropiye mağlûp düşüp dezorganize olmaksa, bütün bu kıstaslara en mükemmel şekil­de uyan yaratık kâinatın ta kendisiydi. Yâni can her yerdeydi, ruh her şeydeydi. Canın ne olduğu, mâhiyeti gibi suâller pek çok zihni binlerce yıl meşgûl etti.

Halbuki can, mutlak hakikât olan O’ndan, sâdece ve sâdece O’ndan başka bir şey değildi. Bunu insan beyninin kavraması mümkün olmadığı için, gönderdiği kutsal kitaplarda değişik isimlerle candan bahsetti ama ne olduğunu anlatmadı; Kur’an-ı Kerîm isimli kitabında ise insanların bu mes’eleyi kav­ra­ya­mayacaklarını açıkça beyan etti. Daha güzele ve bilgiliye doğru yolculuk devam etmeliydi tabiî ki, öyle de oldu çünkü O, kendinin sûretini, yan­sımasını ya­ratmak istiyordu. Tek hücreliler, zamanla, bir­le­şerek daha karmaşık çok hücreli canlıları, onlar da, zamanla, muhafaza e­dilmesi daha zor ama gelişmiş büyük canlıları husûle getirdiler.

Güzelliğin ve bilginin gereği, her şeyin hep zıddıyla kâim olması gerekiyordu. Elektronun pozitronu, cansızın canlısı, dirinin ölüsü, erkeğin dişisi, hayvanın bitkisi… gibi sonsuz sayıda zıtlıklar oluştu. Bâzıları buna diyalektik de­diler. O’nun sevgi ve bilgisinin karşıtı olarak nefret ve cehâlet, hikmetinin karşıtı olarak da taassup ister istemez oluştu. Doğum ölümle, iyilik kötülükle, merhamet zulümle, sıhhât hastalıkla, barış savaşla zıtlaştı. Bütün bu kötü gibi görünen var oluşlar aslında evrimin devamı, daha iyiye ve güzele akışın temini için gerekliydi. Bu temel espriyi fark edemeyen bâzıları şeytanı O’nun rakibi zannedip perestiş ettiler, hattâ tapındılar. Halbuki bütün bunlar sâdece ve sâdece insan için mevcuttu; insansız âlemde her şey biteviyeydi, şeytan da kötülük de yoktu.

Hepsi, kendi kendini aşmaya mahkûm ve muktedir tek yaratık olan insanla beraber var oldu. Bâzıları Mekke isimli şehirde taşlar atarken orada gerçekten şeytan diye bir varlığın bulunduğunu, bu sûretle onu zayıf düşürdüklerini sandılar; halbuki kendi içlerindeki kötülükleri taşlıyorlardı, kendi ruhlarını temizliyorlardı. O, aynı şehirdeki çok eski bir mâbedi (Kâbe) bütün kendisine inananların teveccüh edecekleri, ibâdet ederken yönelecekleri merkez ilân etti. Mevlâna gibi mutasavvıf denen bâzıları hâricindeki kişiler düşü­nemediler ki, bir an için o bina ortadan kalksa, milyarlarca kişi birbirlerine teveccüh etmekteydiler günde beş kez… Yâni insana, O’nun sûretine, yansımasına; O’na! Bâzıları bu aşkın fikir ve gönül zâ­vi­yesini, her şeyin başının ve sonunun insan olduğunu, insandan başka kıymet hükmünün bulun­madığını vehmeden hümanizm isimli felsefî akımla karıştırıp kızdılar; zâten, bu nüansı farkında olmayan pek çok kişi, bu terimi basitçe insanı sevmek anlamında kullanmaktaydı. Bu zıtlıklar birbirlerini tamamladılar, yeni güzel­lik­ler oluş­turdular.

Hayvanlar âlemindeki gelişme, aynı minvâl üzre, bâ­zılarının me­meliler, primatlar, hominidler dedikleri yaratıklara kadar ilerledi ve, sonunda, beyni bilinen bütün diğer can­lılardan daha çok gelişmş, soyut düşünme kaâbiliyetine hâiz, kendi kendini aşmaya mecbur ve mahkûm, O’nun hakkında tefekkür etme mazhariyetine sa­hip bir varlık gelişti; bâzıları ona insan, bâzıları eşref-i mahlûkat, bâzıları homo erektus, homo sapiens, homo faber, homo ekonomikus… gibi isimler taktılar. O, sevgi ile birbirlerine yaklaşsınlar diye on­ları ırklara, milletlere, dinlere… böldü; farklılıklar olacaktı ki tekâmül sürsün. Hep O’nun hikmeti, kudreti ve bilgisiyle oluşan, sevgisiyle süslenen, tâ ilk yaratılıştan insana kadar mevcut olan bu tekâmülü Darwin ismindeki bir bilim (ve, ne ilginçtir ki din) adamı gibi bâzıları kör tesadüflerle izah etmeye çalıştı, bâzıları da kutsal kitapları hatâlı tefsir edip, bağnazlıkla reddetmeye kalkıştılar. O’nun varlığı idrak edilebilecek, kavranabilecek bir şey olmadığı için, ancak sezilebilirdi, hissedilebilirdi, özel bir hâlet-i ruhiye ile daha yakından irtıbat kurulabilirdi.

Buna bâzısı mistik yaşantı, bâzısı nirvanah, bâzısı erme, bâzısı başka şey der. Bâzılarının peygamber, nebî, velî, er­miş gibi isimler taktıkları insanlar bu irtıbatan manevî kudretlerince nasiplerini aldılar. Çok özel bâzılarına ise, insanlar O’nu bâri bilgi yoluyla bilsinler diye, O’nun kelâmı olan, yazılı hâle getirildiği için de kutsal kitaplar denen bilgiler gönderildi. Bâzıları bu seçilmiş kulların ortaya koyduğu akâide din adını taktılar. Bütün bu kişilerin arkasından asırlar boyunca milyarlarca insan yürüdü; çünkü insanın özünde, hamurunda iman ihtiyacı vardı, kendini yâni O’nu arıyordu. Bütün yolların O’na, sâdece O’na çıktığını fark edemeyen, çokluktaki birliği göremeyen pek çok insan toplulukları asırlarca birbirleriyle beyhude harbetti. Çünkü dinlerin O’na ulaşmak için birer vâsıta olduğunu idrak edemeyip, birer gâye hâline getirilmesi hatâsına düştüler! Öyle olunca da, O’nun akıl, hikmet ve güzelliğine ters düşen taassup, yâni yobazlık doğdu.

Şeytanın ta kendisi olan bu illet sırf din plânında tecahür etmedi zâten; bâzılarının ideoloji, bâzılarının felsefe, bâzılarının dünya görüşü dediği çeşitli inanç sistemlerinin de mutaassıpları, yobazları oluştu birbirlerinin ve kendilerinden farklı gördükleri herkesin gözlerini oymak üzere… O, aklın, müsbet ilmin ve hikmetin rehberliğini emretti insana. “Maddî âlemin icaplarını yerine getirin, sonuna kadar mücadele edin, ne zaman ki kudretinizin sonuna gelirsiniz, o zaman bana sığının, duâ edin dedi.

Bâzılarının kader, bâzılarının Karma, bâzılarının başka şey dedikleri şeyin O’nun bilgisi ve sevgisiyle oluştuğunu, O’nun kavranamaz ilmiyle düzenlendiğini, ümitsizliğe kapı olmadığını anlattı kullarına.

Bâzıları bunu yanlış anladılar, ahmakça bir tevekkülle sâdece duâya, ibâdete sığındılar ve bu dünyanın gereklerini yerine getirmediler. Yenilik ve inkişaf­tan kaçındılar, aklın önderliğini bir tarafa atıp nakilcilik batağına düştüler. Her zerresi tekâmül için yaratılmış bu kâinatta en ufak bir terakkîye dahi karşı çıkar oldular. Bu gibilerin elinde, O’nun in­sana bahşettiği en ulvî ve hakikî huzur aracı olan din bir işkence mekanizmasına dönüştürüldü.

Din nâmı altında sevgiden yoksun, içtihad nâmı altında tıkanmış tefsir yumaklarına dayandırılmış kör bilgiye istinad eden, hikmetten mahrum bir zulüm sistemi ortaya çıktı. Buna tepki verenlerin bir kısmı ne yazık ki din düşmanı oldular, sahte peygamberlere kapılandılar veya ümitlerini kaybettiler. Ama O her şeyi bilendi, her zehirin panzehirini de hâlk etmişti. Akılla imânı taassup batağına düş­meden birleştirebilen kullarını hep yarattı, görevlendirdi. Zaman içerisinde zaman, mekân içerisinde mekân, sürekli yaratılış ve mahvoluş, hiçlikte heplik, her şeyin sâdece ve sâdece O olması hakikatinin kâlbden idraki ile titreyen gönül gözleri açık kişiler çalışmayı, tekâmüle ve ilme hizmeti en büyük ibâdet kabûl ettiler. Zâten O’’un da mesajı açık ve netti! En son gönderdiği ve değiştirilemezliği O’nun garantisi altında olan kitap OKU diye başlıyordu ve peygamberinin âlimlerin mürekkeplerinin şehitlerin kanından daha kıymetli olduğunu, ilmin dünyanın öte tarafında da olsa gidilip alınmasını tavsiye eden sözleriyle süsleniyordu. Tekâmül hep sürüyordu, sürmekte ve sürecek; her şey aslına, O’na dönünceye kadar. Ve bu dönüş çoktan oldu, oluyor, olacak.

Çünkü “önce”, “şimdi” ve “sonra” hep aynı…